Tepe

Geçen sene sonunda 2018 için daha fazla çizgi roman okumayı hedeflemiştim. Ve bu seneye güzel bir çizgi romanla başladım, devamı da güzel geliyor…

Fırat Yaşa’nın yazıp çizdiği, Karakarga‘nın da yayımladığı “TEPE” çok ama çok güzel bir yerli çizgi roman. “TEPE” bize, insanlığın ilk dönemlerinde Göbeklitepe’de geçen eski -ve oldukça tanıdık– bir hikâye anlatıyor. Annesinin ölümünden sona kabilesinden ayrılıp tek başına takılmaya başlayan Rat ve kurban edilmek için kovalanan yavru ceyan Mur’un yolculuğu okuru bambaşka bir dünyaya taşıyor . ilk çağlarla ilgili bir şeyler okumayı zaten çok severim bir de söz konusu çizgi roman olunca keyfime diyecek yoktu doğrusu.

Kitabın çizimleri başlıbaşına bir harika zaten! Uzun uzun inceledim-inceleyeceğim… Çizimlerin özgünlüğü kitaba oldukça belirgin bir karakter kazandırırken konu akışında önümüze çıkan ufak ve önemli detaylar hikâyeyi sararak daha da bir güçlendirmiş. Kitabın en belirgin özelliği ise çizgi romanlarda görmeye alıştığımızın aksine öyle çok fazla yazı barındırmaması. Çizer hikâyesini anlatırken sözcülere ihtiyaç duymuyor, gerek de yok, her şey açık ve net. Müthiş olmuş!

Kitabın konusu, anlatımı, renkleri, özgün çizimleri, bütünü kaplayan o masalsı “atmosferi”, kısacası her şeyi muhteşem! İnsan eline alıp sayfalarını çevirmeye başlayınca bir türlü bırakmak istemiyor. Ben de kitabın içine gömülür gömülmez hayran oldum ve gizli kalmış bir hazine keşfetmişçesine büyük bir mutluluğa kapıldım. Umarım bu tip nitelikli yerli çalışmalara daha sık rastlarız…

Mezapotamya’da, Göbeklitepe’de 12 bin sene önce başlayan bir hikaye… Eskilerden bir ceylan ile yalnız bir adamın yolculuğu. Harikulade çizgi ve renklerle bezeli bir maya masalı. Tarihin bilinen ilk ve en büyük tapınağına, uygarlığın karanlık kıvılcımları çakıldığı zamana; insan türünün içindeki doymak bilmeyen delikten içeriye doğru süzülen mistik bir çizgi roman. “Senin zamanında değil… benim zamanımda da değil… İnsanın hayvanlıktan çıkmaya başladığı zamanda… Hayvanların zamanının sona ermeye başladığı zamanda… Yalnız, yaşlı ve taze dünyanın insan eliyle değişmeye başladığı zamanda… İnsanın içindeki deliğin açılmaya başladığı zamanda… Yalnız, yaşlı ve hala taze dünyada…”

Fırat Yaşa, 1977’de İstanbul’da doğdu. Beşiktaş-Çarşı’da anneannesiyle büyüdü. Mimarlık okudu. Okurken mimari büroda, reklam ajansında çalıştı; mizah dergilerinde renklendirme yaptı. Kemik dergisinde çizdi. İlk çizgi roman kitabı Çizgili Pijama’yı (2010) yazdı, çizdi, boyadı. Yiğit Değer Bengi’nin kısa öyküsü Avcı Nun’u (2013) uyarladı, çizdi, boyadı.

Reklamlar

Karda Birdoksan

Bu kitabı Aralık ayının soğuklarında dört gözle kar beklerken okumuştum, o zaman da iyi ki demiştim ve şimdi yine diyorum; kışın soğuklarına oldukça uyan bu kitabı okumaya iyi ki o soğuklarda başlamışım-ah bir de kar yağsaydı daha iyiydi-. Böylece Aylin Gergin’in güzel ve özenli çevirisiyle okuduğum “Karda Birdoksan” severek okuyup etkisine kapıldığım ve hâlâ unutamadığım kitaplardan biri oldu.  Çağdaş Alman gençlik edebiyatının iyi örneklerinden biri olan “Karda Birdoksan”da bize 14 yaşındaki Adrian -ya da en yakın arkadaşı Stella’nın deyişiyle Birdoksan- adlı gencin yaşam sancılarına tanık oluyoruz. Adrian’ın hayatındaki en önemli -ve tek- problemi boyunun yaşıtlarına göre biraz fazlaca uzun olması-1.90- ve hatta uzamaya da devam etmesidir. Hayatındaki en önemli kişi ise beraber büyüdüğü komşusu ve her daim ona güç veren en yakın arkadaşı Stella’dır. Ve işte bir gün gelir tam karşılarındaki üç ölülü diye adlandırdıkları eve gecenin köründe yeni kiracıların taşınmasıyla beraber hayatındaki her şey karmakarışık bir hal alır…

Susan Kreller’ın azar azar ve vurucu dokunuşlarla anlattığı hikâyenin içine öyle bir girdim ki kitabı nasıl bitirdiğimi anlayamadım. Yazar anlatım tarzı ve yöntemiyle hikayesini tıpkı kış soğuğu gibi insanın içine işlemeyi başarıyor. ilk baştan peşin peşin çıkartıp ortaya koyduğu sıkıntıların yanı sıra gizliden ve yavaştan su yüzüne çıkarttığı şeyler de en az onlar kadar derin bir etki bırakıyor.

Kitapta gençlik edebiyatı denilince akla gelen her şey tam da olması gerektiği gibi dozunda ve kararlı bir şekilde kullanılmış -ki bu kitap zaten 2015 Alman gençlik edebiyatı en iyi roman ödülü’nü layık görülmüş. Kitabın kapağı ise -özgün halini göz önüne alırsak- gerçekten güzel olmuş. Genç okurlara kesinlikle tavsiye ederim.

“Sonuçta sadece bir kez tuz ya da şeker ödünç istemenin her şeyi ama her şeyi yerle bir edebileceği,bir sekizinci sınıf öğrencisinin genel kültürüne dahil olmayabilirdi. Ancak Adrian sonradan düşündüğünde, Stella Maraun’un gözüne o saniyelerde bir buz kristali saplandığına yemin edebilirdi. Şüphesiz, Stella Maraun bunun farkında bile değildi ve o saniyeler, Adrian’ın hayatının sallanmaya başladığı anlardı aynı zamanda.”

“Böyle bir şey, ancak biri öldüğünde biter ya da senden ayrıldığında. O zaman geçerlidir üzülmek, o zaman hakkın olur buna.”

  • Karda Birdoksan
    Özgün Adı: Schneeriese
    Yazan: Susan Kreller
    Çevirmen: Aylin Gergin
    Sayfa Sayısı: 228
    Yayınevi: On8 Kitap

Aşk, dondurucu bir soğuktur bazen…

Adrian yutkundu. “Herkes benim bir şey söylememi istiyor, ama ben bir şey söylersem, Stella’nın gideceğini ve onu bir daha, asla göremeyeceğimi düşündüm.”
Biraz sustuktan sonra mırıldanarak devam etti. “Sonuç olarak, hiçbir şey söylemedim ama yine de her şey bitti. Onu görüyorum, ama yine de ona bir daha asla bakamayacağım. En kötüsü de şu: Böyle bir şey, ancak biri öldüğünde biter ya da senden ayrıldığında. O zaman geçerlidir üzülmek, o zaman hakkın olur buna. Ama biz birlikte bile değildik ki…”

İlk arkadaş, ilk aşk, tatlı bir akıntı gibi. İlk kalp sızısı, soğuk, çok soğuk! Giderek uzayan, uzadıkça yalnızlaştıran bir sızı. Dünyadaki yerini anlamaya çalışan bir gencin, umuda, yaşama ve sevgiye tutunmasının hikâyesi.

Alman yazar Susan Kreller, Alman Gençlik Edebiyatı 2015 En İyi Roman Ödülü’ne değer görülen romanıyla ilk kez Türkçe’de! Bir arkadaşlığın ilk aşka dönüşmesini ve ilk kalp kırıklığını yalın üslubuyla anlatan yazar, yaşıtlarından “farklı” bir gencin hissettikleri eşliğinde, “normal” kavramını tartışmaya açıyor. Araya giren mesafelerin değişik hallerini incelikle işleyen kitap, aşkın soğuk yanıyla tanıştırıyor.
(Tanıtım Bülteninden)

susan-krellerSusan Kreller, 1977 yılında Almanya’nın Saksonya eyaletindeki Plauen şehrinde doğdu. Alman ve İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim aldı. İngilizce’de yazılmış çocuk şiirlerinin Almanca’ya çevrilmesi üzerine doktora yaptı ve bu çalışmasını kitaplaştırdı. Serbest yazar ve gazeteci olarak çalışan Kreller, gençler ve yetişkinler için romanlar dışında, çeşitli dergi ve radyo programları için şiirler ve öyküler de yazdı. 2012’de yayımlanan ilk romanı Elefanten sieht man nicht (Gerçeği Gözardı Edemezsiniz) ile dikkati çeken Kreller, Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü’ne üç kez aday gösterildi ve Karda Birdoksan (Schneeriese, ON8) adlı romanı 2015’te bu ödüle değer görüldü. Son romanı Pirasol 2017’de yayımlanan yazar, ailesiyle birlikte Kuzey Ren-Vestfalya’da, Bielefeld’de yaşıyor.

KEPLER 62 #Gerisayım

Evet nerede kalmıştım… Tam da şurada serinin ilk kitabını okuyup devamını beklemeye başlamıştım. Ve nihayet “Davetiye”den sonra “Gerisayım” adlı ikinci kitabı da okuma fırsatı buldum. Serinin ikinci kitabında yine soluksuz bir macerada bir ipin ucunu takip eder gibi heyecanla ilerlemeye devam ediyoruz.
Ben açıkçası Ari ve Joni’nin hikâyesinin devam edeceğini zannederken bambaşka bir çocuğun-Norveçli Mari’nin hikâyesiyle karşılaştım. Mari, epey zengin bir ailenin kızıdır ve şu çok meşhur video oyununun ardında yatan sırrı merak etmesiyle Kepler62 macerası başlamış olur. Pek tabi parasıyla satın alamayacağı şey olmadığından oyuna kolayca ulaşır.  Hatta bir de üstüne oyunu kendi yerine oynayıp çözecek birini satın alır! -ve işe bakın ki bu da benim ilk kitapta karşılaşıp epey merak ettiğim bir karakter çıktı-
Sonuçta Mari, özel uçağına atlayıp 51. Bölge’ye kadar gider ve Kepler62 projesine dahil olur işte Ari ve Joni ile yolları burada kesişir. Ama sıkı bir eğitime girdikleri o çok gizli yerde kimsye söylenmeyen başka bir şeyler daha olmaktadır…

Hikâye ve o harika ilerleyiş tarzının yanı sıra çizgiromanvari resimlemeleri yine çok çok iyiydi. İkinci kitabı da bitirdiğime göre geriye aklımda deli sorularla serinin üçüncü kitabında neler olacak diye merak etmek kalıyor!
Bu arada ufak bir not olarak ekleyeyim, Kepler62 serisini, -pek severek okuduğumuz Knausgaard’ın çevirmeni- Ebru Tüzel çeviriyor ^^ çok da güzel çeviriyor. Okuyun, okutun derim!

Marie varlıklı bir silah tüccarının kızıdır. Her şeyi vardır, onu seven bir ailesi ve arkadaşları hariç her şeyi… Gizemli video oyunu Kepler62’yi tamamlaması için eski bir okul arkadaşına para ödeyen Marie, sürpriz bir haber alır: Çok gizli 51. Bölge’ye davet edilmiştir. Uzaya, Kepler62 Gezegen Sistemi’ni araştırmaya gönderilecek ekipte yer alacaktır. Grup arkadaşları Ari ve Joni’yle sıkı bir eğitimden geçirilirken hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını fark eder.
3…2…1… Gerisayım başlıyor! Macera kaldığı yerden devam ediyor. Siz de hikâyenin bir parçası olun!
(Tanıtım Bülteninden)

  • Kepler62 #Gerisayım
    Kitabın Özgün Adı: Kepler62 Kirja kaksi: Lähtölaskenta
    Yazarlar: Bjorn Sortland, Timo Parvela
    Çeviren: Ebru Tüzel
    Resimleyen: Pasi Pitkänen
    Sayfa Sayısı: 160
    Yayınevi: Can Çocuk Yayınları
    http://kepler62official.tumblr.com/

Timo Parvela,
Finlandiya’nın en sevilen çocuk kitapları yazarı. Birçok kitabı sahneye ve televizyona uyarlandı. Ultra popüler Ella serisi dünya çapında ün kazandı, beyazperdeye aktarıldı. Parvela’nın kitapları edebiyat eleştirmenleri tarafından da çok sevildi. Kitapları hâlâ çoksatar listelerinin başlarında yer almakta. Timo Parvela Finlandiya’nın en önemli çocuk ve gençlik edebiyatı ödüllerine değer görüldü, kitapları yirmi dile çevrildi.

Björn Sortland,
Çocuk ve gençlik kitapları alanlarında eserler veren ödüllü Norveçli yazarın kitapları yirmiden fazla dile çevrildi. Sortland kaleme aldığı “Moment of Honesty” ile 2005 yılında Almanya’nın en prestijli çocuk edebiyatı ödüllerinden Deutscher Jugendliteraturpreis’a değer görüldü. Björn Sortland’ın Sanat Serüvenleri dizisi dilimize de çevrildi.

 

Biz Hep Şatoda Yaşadık

Kitabımızın on sekiz yaşındaki dikkat çekici baş kahramanı Mary Katherine Blackwood(Merricat), ablası Constance Blackwood ve hasta amcası Julian Blackwood ile kasabanın dışında büyük bir arazi içindeki aile evinde gözlerden uzak korunaklı bir yaşam sürmektedir. Kısa süre öncesine kadar geniş Blackwood ailesinin varlığını sürdürdüğü evde büyük bir felaket yaşanmıştır. Pek çok aile ferdi bu felaket sonucunda trajik bir biçimde ölmüş geriye sadece Merricat, Constance, Julian amca ve bütün kasabanın konuştuğu koca bir skandal kalmıştır.  Bu tuhaf üçlünün kendilerince sürdürdükleri korunaklı yaşam bir gün kuzen Charles’ın eve gelişiyle köklerinden ince ince sarsılmaya başlar…

Çarpıcı bir başlangıçla insanı tekinsiz bir öykünün içine sarıveren bu kitaba ba-yıl-dım! Başından sonuna kadar her bir şeyini öyle çok sevdim ki hala gün içersinde aklıma gelince ne kitaptı ama demekten kendimi alamıyorum :) Merricat ile Constance’ı bir daha asla unutamam sanırım. Merricat’e karşılaşacağınız en tuhaf ve cazip roman kahramanlarından biri denilmesinin nedenini okudukça daha iyi anlıyor ve sonuna kadar hak veriyorsunuz.
Berrak Göçer’in güzel çevirisiyle okuduğum “Biz Hep Şatoda Yaşadık” benim için 2017’nim en iyi kitaplarından biri oldu. Ayrıca idefix-2017’nin En İyi 50 Romanı listesinde de adını görebilirsiniz. Gerçekten her şeyiyle iyi bir kitap arayanlar mutlaka bir baksın derim! ben kitap bittikten sonra bir de üstüne Lottery/Piyango öyküsünü de okudum ki Shirley jackson’a dair merakımı da Siren Yayınlarından çıkan bir diğer kitabı Tepedeki Ev’i okumak için sabırsızlığımı da artırdı.

Dünyadan gizlenerek yaşayan iki kız kardeş ve gölgesini geçmişten bugüne, onların üzerine düşüren gizemli bir olay… Usta yazar Shirley Jackson, bu kısa ve mücevher misali pırıl pırıl romanda ters köşelerle örülü bir öykü anlatıyor, okura tuzaklar ve yanılsamalarla dolu bir zemin sunuyor. Biz Hep Şatoda Yaşadık, inişleri ve çıkışları, anlatımdaki mahir sıçrayışlarıyla Shirley Jackson’ın dehasını ortaya koyuyor; üstelik karşılaşacağınız en tuhaf ve cazip roman kahramanlarından biriyle, Merricat ile tanışmanızı sağlıyor. Merricat, onu mahvedecek hakikatlerin karşısında hayallerinin sayesinde dimdik duruyor, ne ki bazı hayaller, kabuslarla koyun koyuna uyuyor.

Bugün Stephen King’den Neil Gaiman’a değin pek çok çağdaş yazarın ilham kaynakları arasında andığı Shirley Jackson, Amerikan Gotiği’nin klasiklerinden sayılan Biz Hep Şatoda Yaşadık ile anlatıcı olarak ustalığını gözler önüne seriyor ve kız kardeşliğe dair unutulmayacak bir metne imza atıyor. Doğada hiçbir şey yoktan var olmuyor ve sarayların enkaza, hayallerin hezeyana dönmesi için bir an yetiyor; geriye kala kala biraz toz, belki biraz da kül kalıyor. En ölümcül zehirler, tıpkı en kuvvetli tılsımlar gibi insan yüreğinde büyüyor ve hiçbir yer, ama hiçbir yer insanın evi gibi olmuyor.
(Tanıtım Bülteninden)

  • Biz Hep Şatoda Yaşadık
    özgün adı: we have always lived in the castle
    Yazar: Shirley Jackson
    Çevirmen: Berrak Göçer
    Sayfa Sayısı:183
    Yayınevi : Siren Yayınları

Amerikan edebiyatının ilgiye şayan figürlerinden Shirley Jackson, 1916 yılında Kaliforniya’da dünyaya geldi. Psikolojik gerilimin ustalarından sayılan Jackson, dehşet ve korkuyu sıradan insanların gündelik hayatlarından kesitlerle sofistike biçimde aktarması ve okurun zihnini ele geçirmedeki yetkinliğiyle tanınmıştır. Yaşamı boyunca eserleri hakkında konuşmayan ve basınla görüşmeyi reddeden yazarın 48 yaşında kalp yetmezliğinden ani ölümünün ardından cadılık ile uğraştığına dair söylentiler çıkmış ve böylelikle Shirley Jackson, karanlık personasıyla da efsaneleşmiştir. Jackson’ın çeşitli psikolojik rahatsızlıklardan mustarip olduğu ve ani ölümüne bu yüzden aldığı çeşitli ilaçların neden olduğu söylenir. Öykü ve romanlarıyla tanınan Jackson’ın kısa soluklu yaşamına rağmen zamanının ötesinde eserler ürettiği ve edebiyatta başka kimsenin korkuyu bu denli gerçekçi inşa edemediği iddia edilir. Çağımızın önemli kalemlerinden Neil Gaiman, Stephen King ve Joyce Carol Oates’un ilham kaynağı olarak gösterdikleri Jackson, Tepedeki Ev ile Ulusal Kitap Ödülü (National Book Award) için aday gösterilmiş ve kısa öykülerinden The Possibility of Evil ile Edgar Ödülü’ne layık bulunmuştur. Piyango adlı öyküsünün The New Yorker dergisinde yayımlanması, derginin bugüne değin uzanan tarihçesinde en çok ses getiren olay olmuştur. Piyango, kışkırtıcı unsurları dolayısıyla pek çok yerde yasaklanmıştır. Kısa ve karanlık yaşamına pek çok öykü ve altı roman sığdırmıştır. Tepedeki Ev’in iki farklı beyazperde uyarlaması da mevcuttur. Amerika’da yayımlanmasının 50. yılı dolarken, zamanının ötesinde bir klasik olarak görülen Tepedeki Ev ile Shirley Jackson, ilk kez Türkçede.