Molly, Pim ve Milyonlarca Yıldız

“Molly, Pim ve Milyonlarca Yıldız” ilginç bir yaşama sahip Molly’nin kabullenmek istemediği bu ilginçliğin aslında ne denli özel olduğunun farkına varış hikayesini anlatan güzel bir çocuk romanı. Avustralya Çocuk Kitapları Konseyi’nin Yılın Çocuk Kitabı Ödülü’nün kısa listesine giren bu kitapta karşımıza çıkan minik çizimler de yazara aitmiş. Keyifle okunmasının yanı sıra bir fincan papatya çayı ile beraber insanın içini ıstmaya yetiyor da artıyor bile.

Yazarın, Molly’nin annesinin ağaç olduğu halde onunla ilgilenmeye devam ettiğini göstererek anne-kız arasındaki esası sevgiye dayanan ilişkiye değinmesi çok tatlıydı. Bunun yanı sıra dostluk kavramını da romanın önemli bir parçasını oluşturacak kadar belirgin işlemiş.
Kitabın sonunda karşımıza çıkan ‘Molly’nin Defteri’ ise oldukça yaratıcı ve güzel olmuş. Ben de Molly’den ilham alarak kendi bitki defterim için planlar yapmaya başladım bile ;)

Molly annesi, kedisi Claudine ve köpeği Maude ile beraber içinde rengarenk ve her yanından ilginçlik fışkıran canlı bir evde yaşamaktadır. Ama ne annesinin ormandan topladığı yabani otlarla yaptığı şifalı iksirler ne de ilginç yaşam ortamı ona pek de övünülesi şeyler gibi gelmemektedir. Sadece herkes gibi normal bir hayat yaşamak ister. Ve özellikle en iyi arkadaşı Ellen’ın sahip olduğu gibi düzgün bir ev ve sıradan bir anne hayal eder.
Annesi bir gün yaşadıkları komşu problemini çözmek için kendi yaptığı iksiri kazayla içer ve bir ağaca dönüşür. İşte bu noktadan sonra Molly’nin kendi ışığını keşfedip kabullenme macerası başlar. Yaşadığı sorun karşısında ne danışacak kimsesi ne de annesini geri getirebilecek en ufak bir fikri vardır. Sorununu çözmek için bir dolap dolusu çikolata toplarının da pek yardımı olduğu söylenemez.
Olağan dışı görünme korkusuyla Kendi hayatına dair çoğu şey gibi annesinin ağaca dönüştüğünü de her zaman muntazam bir hayat yaşayan en yakın arkadaşı Ellen ile paylaşmaktan sakınır. Tamamen tek başına ve ne yapacağını bilemez bir haldeyken Molly’nin arayışına okulun tuhaf çocuğu Pim ortak olur…

“Günler, kendileri hakkında belirli bir hisle gelir; bugün de, şifalı bitkileri toplamak için elverişli, bereketli günlerden biriydi. Bitkilerdeki titreşimin en iyi olduğu vakit, şafak sökerkendi. Molly bitkilerin titreşimleri, salınımları ve algılamaları hakkında düşünmekten hoşlanmazdı. Çünkü bunlar şeylerin tuhaflığıyla ilgiliydi ve Molly tuhaflığa var gücüyle karşı çıkar, yok sayardı.”

Molly’nin tek istediği, en iyi arkadasi Ellen Palmer’ınki gibi bir hayatının olması! Muntazam örülmüs saçları, derli toplu evi ve akşam yemeklerinde evde olan annesi ve babasıyla Ellen’ın kıskanılacak derecede normal bir hayatı var. Molly’nin annesiyse şafak sökerken koruya gidiyor, şifalı bitkiler toplayıp iksirler hazırlıyor. Yaşadıkları ev hiç düzenli değil. Sıra dışı, rengârenk haliyle bir çingene çadırına benziyor.
Molly’nin annesi hazırladığı iksirlerden birini kazara içip ağaca dönüşünce, Molly gizemli sınıf arkadaşı Pim Wilder’ın yardımıyla annesini kurtarmanın bir yolunu arıyor ve kendi alışılmadık hayatının mucizesini keşfediyor.

“Molly, Pim ve Milyonlarca Yıldız” bilgelikle dolu, büyülü bir hikâye!
(Tanıtım Bülteninden)

  • Molly, Pim ve Milyonlarca Yıldız
    Özgün Adı: Molly and Pim and the Millions of Stars
    Yazan ve resimleyen: Martine Murray
    Çeviri: Tuğçe Özdeniz
    Yaş aralığı: 10, 11, 12 +
    Sayfa Sayısı: 248
    Yayınevi: Can Çocuk

Martine Murray 1965 yılında Melbourne’de doğdu. Sinema, resim ve dans eğitimi aldı. Yazmaya faaliyetlerinin kaydını tutma yöntemi olarak başladı. Martine, çok geçmeden The Slightly True Story of Cedar B. Hartley (Who Planned to Live an Unusual Life) adlı komik, oyunbaz bir kitap yazıp resimledi. Bu kitabıyla birçok ödüle değer görüldü. Martine Murray Molly, Pim ve Milyonlarca Yıldız ile Avustralya Çocuk Kitapları Konseyi’nin Yılın Çocuk Kitabı Ödülü’nün kısa listesine girdi.
https://martinemurray.com/

Reklamlar

Ormandaki Deli

Yıllar önce Ankara’da sahaflardan birinde üst üste yığılmış bir dolu kitap arasında tanışmıştım Komiser Maigret ile. Sahaf gezmeye çıktığımız o gün ‘işte tam da aradığım kitap’ diyerek ilk Maigret kitabımı sırt çantama atıp büyük bir mutlulukla eve getirmiştim. -Hatta eşimle o kitabın hikayesini ara sıra hatırlamayı ihmal etmiyoruz :)-

Şimdi ise harika bir Simenon kitabı ile Komiser Maigret’yi yeniden okuma fırsatı buldum. Everest Yayınları  Türk edebiyatının yetkin yazarlarının çevirileriyle güzel bir Simenon serisi yayımlamaya başlamış. Üstelik leziz çevirilerinin yanı sıra kapakları da bir harika! Esasında 75 kitaplık Maigret serisinin 16. kitabı olan “Ormandaki Deli ” Komiser Maigret’nin hiç planlamadığı bir zamanda seyahate çıkıp kendisini çözülmeyi bekleyen karmaşık bir olayın tam ortasında buluvermesiyle başlıyor. Mekan, karakterler ve olay bakımından her şeyi fevkalade bir biçimde okura sunan Georges Simenon, büyük bir hızla o kadar çok kitap yazmış ki sayısını görünce gözlerim yerinden fırladı resmen. Tabii bu kitapların çok az bir kısmı dilimize çevrilmiş…
Benim için “Ormandaki Deli” çok güzel bir Komiser Maigret macerasıydı. Bittiğinde ‘işte tam da aradığım polisiye kitap’ dedim ;) Bundan sonra daha fazla Simenon okumak için sabırsızlanıyorum!

Unutmadan! kitabın başında Yiğit Bener’e ait öyle bir önsöz var ki -bir kitabın her köşesini okuduğum için- o kısmı okumak da ayrı bir güzeldi.

Komiser Maigret, emekli olup Dordogne bölgesine yerleşmiş eski bir dostundan davet alır. Hem arkadaşının daveti hem de o civarlarda yapılacak ufak bir işin de etkisiyle komisere Bergerac kasabasının yolu görünmüş olur. Gece boyu aynı kompartımanda kaldığı bir yolcu Maigret’yi hem rahatsız eder hem de ilgisini çeker. Komiser, tam da bir ormandan geçtikleri sırada trenden atlayan bu garip yolcunun peşine takılır. Gece hiç düşünmeden trenden atlamasının sonucunda karanlıkta vurulur ve sabahına kendini Bergerac’ta hastanede bulur. Bir süre önce Bergerac’ta birbirinin aynı iki cinayet işlenmiş ve bu cinayetleri işleyenin kim olduğu henüz bulunamamıştır. Bu hikayeyi oldukça enteresan bir biçimde öğrenen Maigret ise hemen olaya el atar ve cinayetleri işleyen kişinin sırrını çözmeye karar verir. Ağır bir iyileşme sürecinde olan yarasından dolayı bir süre otel odasındaki yatağa mahkum olan komisere sevgili karısı Madam Maigret yardımcı olacaktır. Fransız taşrasında geçen bu macerada Maigret -odasının penceresi hariç- etrafı görüp tanıyamadan karısının anlattıklarıyla kasabayı ve şüphelilerin evlerini hayal ederek kafasında kendince bir düzen kurup adım adım sonuca ilerler…

Türk edebiyatının büyük ustalarının çevirdiği Simenon romanlarından oluşan dizinin altıncı kitabı, 1932’de “Le Fou de Bergerac” adıyla yazılan ve 1963’te Erhan Bener tarafından Türkçeye kazandırılan Ormandaki Deli.

Bir Komiser Maigret romanı olan Ormandaki Deli taşrada geçer. Arkadaşını görmek üzere Bergerac’a giderken, nedense şüpheli gördüğü bir yolcunun peşinden trenden atlar Maigret. Kovalamaca sırasında şüpheli tarafından vurulan komiser, tüm roman boyunca soruşturmayı kasabanın merkezindeki otelde çakılı kaldığı hasta yatağından, akıl yürütmeler ve kurduğu kimi tuzaklarla yürütür.

Simenon’la Brüksel’de tanışmış, sıkı bir Simenon okuru olan Erhan Bener’in, yapıtlarında polisiye öğelere ve psikolojik çözümlemelere sıkça yer vermesi bu iki yazarın işbirliğine ayrı bir anlam katmaktadır. Ayrıca, Simenon’un yazarken, Bener’in çevirirken, Maigret’nin de soruşturma yaparken elinden düşürmediği pipo, roman boyunca sık sık karşımıza hoş bir rastlantı olarak çıkacaktır.

“Mükemmel düzeyde Fransızca bilen Erhan Bener’in çevirmenlik yönü az bilinir (…) Ormandaki Deli’ye damgasını vuran boğucu taşra ortamı, Erhan Bener’in Yalnızlar’ını ya da Sisli Yaz’ını da andırmıyor değil… Yazar Erhan Bener’in bu romanı Türkçeye çevirmeye karar vermesinde bu akrabalığın bir rolü olup olmadığını bilemeyiz. Öyle ya da böyle, babamın Simenon’a özel bir ilgisi olduğunu, kütüphanesindeki cilt cilt Simenon romanı sayısının çokluğu açıkça teyit ediyor.”
Yiğit Bener

  • Ormandaki Deli
    Özgün Adı: Le Fou de Bergerac
    Yazan: Georges Simenon
    Çevirmen: Erhan Bener
    Sayfa Sayısı: 160
    Yayınevi: Everest Yayınları

Georges Joseph Christian Simenon (d. 13 Şubat 1903, Liège, Belçika – ö. 4 Eylül 1989, Lozan, İsviçre), Fransızca yazmış Belçikalı yazar. Kahramanı dedektif Maigret olan polisiye romanlarıyla tanınır.

Yaklaşık 450 eser vermiş olan Simenon, dedektif Maigret romanlarıyla 550 milyon okuyucuya ulaştı
Simenon günde 60 ila 80 sayfa yazma kapasitesiyle 20. yy’ın en üretken yazarlarından biriydi. Yaşamı boyunca 200 roman, 150’nin üzerinde novella, sayısız otobiyografik çalışma ve makale yayımladı, iki düzineden fazla takma adla çok sayıda “ucuz roman” yazdı. Yazılarının toplam 550 milyon kopyası basıldı.

En çok, kahramanı komiser Maigret olan 75 romanı ve 28 kısa hikâyesiyle tanındı. Serinin ilk eseri Pietr-le-Letton 1931’de, son eseri Maigret et M. Charles ise 1972’de yayımlandı. Maigret romanları tüm belli başlı dillere çevrildi ve birçoğu filme uyarlandı.

Sevginin Bağladıkları

Agatha Christie, benim en sevdiğim yazarlardan biri. Öyle böyle değil gerçekten çok seviyorum ve kitaplarını fırsat bulup -onyüzbinmilyonkere- tekrar tekrar okumayı çok istiyorum. Agatha Christie, o keyifle okunası eşsiz polisiyelerinin yanı sıra bir de Mary Westmacott takma adıyla altı tane duygusal roman yazmış. Uzun yıllar sadece polisiyelerinden tanıdığım bu özel yazarın bir de duygusal romanlar yazdığını öğrenince -hiç şaşırmamış üstüne bir de mutluluktan havalara uçmuştum. Heyecanlı suç romanlarını severek okuduğum bir yazarın, insan ilişkileri üzerine böylesine güzel yazdığı kitaplarını okumak da son derece keyifli. İşte Agatha Christie’nin duygular üzerine yoğunlaştığı bu 6 kitaptan 5.si de “Sevginin Bağladıkları” adıyla kısa bir zaman önce dilimize çevrildi -geriye kaldı son bir kitap-.

“Sevginin Bağladıkları” iki kız kardeş arasındaki sevgiden yola çıkarak sevginin omuzlara bindirdiği ağırlığa ustaca değiniyor. Laura küçük erkek kardeşi Charles öldükten sonra evin tek çocuğu olmaya kendini fazlaca kaptırmıştır. Bir süre sonra Laura’nın hiç beklemediği bir şey olur ve bir kardeşi daha olur. Shirley adını verdikleri bu güzel bebek ilk başta Laura’nın bütün kalp acısını üzerinde toplasa da bir süre sonra işler değişecek ve sevgi devreye girecektir.

Kitapta Laura’yı çocukluktan yetişkinliğe doğru geniş bir çerçevede tanıma fırsatı buluyoruz. Christie, karakterleri, sevgi anlayışlarını, tercihlerini, yaşadıklarını ve sonuçlarını o kadar güzel yazmış ki. Benim en çok hoşuma giden şeylerden biri Laura’nın -favori karakterlerimden biri olan- Bay Baldock ile olan diyalogları oldu. Ve nihayetinde Sevginin Bağladıkları’nı son derece keyifle okuduğum bir Agatha Christie kitabını daha bitirmenin mutluluğuyla kitaplığıma yerleştirdim ;)Kitabın kapağı ne kadar da hoş değil mi!

“Bazı zamanlar sorumluluklarınızı yerine getiremezsiniz. İşte o zaman bu yükü sizin adınıza başkası taşır…”
Agatha Christie

Bir kardeşi olacağı haberi Laura Franklin’i çılgına çevirir. Ailenin üzerine titrediği kardeşi Shirley doğduğunda ondan nefret eder.
Fakat bir gece yaşanan bir olay, Laura’nın duygularının değişme- sine neden olur. O günden sonra küçük kardeşini korumaya yemin eder.
Shirley özgürlük ve aşk özlemi çekerken, Laura sevginin tek taraflı olamayacağını öğrenir. Kız kardeşine duyduğu sevginin ağır yükü her ikisinin de hayatlarını dramatik biçimde etkiler
Sevginin tutku haline dönüşünü dile getiren bir roman…

“Hikâye anlatma sanatının en güzel örneklerinden biri.” Times Literary Supplement

  • Sevginin Bağladıkları
    Özgün Adı: The Burden
    Yazan: Agatha Christie (Mary Westmacott)
    Çevirmen: Çiğdem Öztekin
    Sayfa Sayısı: 272
    Yayınevi: Altın Kitaplar

Babası Frederick Alvah Millet, Agatha henüz küçük yaştayken öldü. Annesi tarafından evde eğitilen küçük kız, yalnız bir çocukluk geçirdi. Küçük yaşta öyküler yazmaya başladı. 16 yaşında, şan öğrenimi görmek üzere Paris’e yollandıysa da kısa sürede bundan vazgeçti. Ciddi anlamda ilk edebi denemeleri, duygusal konuları ele alan öyküler oldu. 1914’te Albay Archibald Christie adlı bir albay pilot ile evlendi ve yeniden Fransa’ya gitti. Oradayken vakit geçirmek üzere okuduğu dedektif öykülerinin daha iyilerini yazabileceğini düşünerek ilk polis romanı olan The Mysterous Affair at Styles’ı (Styles’daki Esrarengiz Olay) yazdı. Kitap çeşitli yayınevinlerince geri çevrildikten sonra 1920’de Bodley Head Yayınevi tarafından kabul edildi. Styles, Agatha Christie’nin ilk Hercule Poirot’u romanıdır.

Hercule Poirot, zekası, espri yeteneği, keskin gözlemciliği ve Avrupalı inceliği ile seçkinleşen Belçikalı bir dedektiftir. Cinayetleri “küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak çözmesi ve bu arada da İngiliz yüksek sınıfının özel yaşamının saklı yönlerini ortaya dökmesi ile tanınır. Agatha Christie’nin arka arkaya yazmaya başladığı polis romanları Poirot tipine uluslararası ün kazandırdı. Yazar ayrıca Miss Marple adının verdiği bir tip daha yarattı. Sevimli bir yaşlı kız olan amatör dedektifMiss Marple da çok tutuldu. 1928’de ilk kocasından boşanıp Max Mallowan’le evlendikten sonra birçok ülke gezip görme fırsatı bulan Christie’nin romanları 1930’larda çoğunlukla uluslararası mekânlarda geçmeye başladı.

Hayranlarınca her kitabı beğenilmekle birlikte, Agatha Christie’nin edebi kaygılarla yazdığı bazı romanlar eleştirmenlerin de dikkatini çekti. On Küçük Zenci ise polis romanının klasikleri arasındadır. Agatha Christie, İngiliz töre romanı geleneğinde yazdığı polis romanları ile dünya edebiyatında kendine özgü bir yerin sahibi olmuştur.

Christie 1971 yılında, İngiltere’nin en yüksek onur ünvanı olan Britanya İmparatorluğu Kadın Komutanı ünvanını almıştır.Yazar, 12 Ocak 1976 yılında yaşama veda etmiştir.

Fincan Üçlüsü

 

“Fincan Üçlüsü” ikinci el eşya satışında buldukları eski çay fincanları ile başlayan bir dostluğun gerçek bir arkadaşlığa dönüşmesini konu edinen güzel bir kitap.

Kitapta genel olarak farklı hayatlar yaşayan ve hayatlarında bambaşka sorunlara sahip üç kadının vintage bir çay takımı sayesinde yollarının nasıl da birleştiğini okuyoruz.  Jenny, Maggie ve Alison…Üçünün de Morris Minor’ın bagajında rastladıkları eski çay takımına farklı nedenlerle de olsa çok ihtiyaçları vardır. Sonunda çay fincanlarını aralarında sırayla paylaşmaya karar verirler ve bu karar aralarında bir dostluk bağı kurar.
Kitabın üç ana karakteri de çok güzel düşünülüp kurgulanmış. Sırayla Jenny’nin, Maggie’nin ve Alison’ın yaşamlarını kariyerlerini, ilişkilerini ve arkadaşlıklarını kapsayarak ilerleyen konuya kendinizi kaptırıveriyorsunuz.
Hikayeyi keyifli hale getiren bazı unsurlar var ki tam yerinde ve ustaca kullanılmış. Kitabın daha ilk sayfasından itibaren çok seveceğimi biliyordum.  Ve tam da tahmin ettiğim gibi büyük bir keyifle okudum :)
Untmadan ekleyeyim, Fincan Üçlüsü‘nün “Tuesdays at the Teacup Club” adlı devam kitabı da varmış ama henüz dilimize çevrilmemiş.

“Birbirinden çok farklı üç kadın, Sussex’deki bir ikinci el eşya pazarında karşılaşır ve aynı vintage çay takımını çok beğenirler. Üçünün de aynı çay takını kullanabilmesi için arlarında yaptıkları anlaşmayla her birinin hayatını değiştiren bir dostluğa adım atarlar..

Jenny, Dan ile evleneceği günü iple çekmektedir; ancak yıllar süren sessizliğin ardından ortaya çıkan bir kadın, evleneceği günle ilgili bütün hayallerini mahvetmek üzeredir.
Maggie, hüsranla biten evliliğini geride bırakmış, kariyerinin en gösterişli olayına hazırlanmaktadır ama geçmişle tekrar yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Alison ise sanki her şeye sahiptir: İlk gençlik aşkıyla evlidir ve iki tane çok sevdiği kızı vardır. Ancak bazı sıkıntılar, evliliğini bitme noktasına getirecektir.

Dostluk, arkadaşlı ve aile çevresi içinde, ilişkiler, kariyer, inişler ve çıkışların yoğrulduğu Fincan Üçlüsü, her şeyiyle yürek ısıtan bir hikaye..”

 

Romantik kurgu türündeki eserlerin yazarı Vanessa Greene, kuzey Londra’da üç kardeşin en büyüğü olarak dünyaya geldi. Brighton Üniversitesinde İngiliz Dili bölümünden mezun olan Greene, yirmili yaşları boyunca bir editör olarak çalıştı. Çocukluğundan beri ne zaman yalnız kalsa yazı yazdığını söyleyen yazar, 31 yaşında ilk romanı The Vintage Teacup Club (Fincan Üçlüsü)’nü kaleme aldı.
http://vanessagreene.co.uk/